VAHŞİ KIZ ŞİİR SİTESİ

November 19th, 2012

Şiir Anası  Vahşi kız adlı şiir albümü ile kalplerinizi fetheden Hatice Şimşek’in albümünü kaçırmayın…

Hatice Simşek, siz şiir severler için, Aşk gülüşlerde gizlidir, adlı şiir kitabını pek yakında sizlerle paylaşacak…

DOST SITELER

Februar 22nd, 2013

www.uzmantv.com

www.hurriyet.com.tr

www.canlitv.gen

www.cnntürk.com.tr

www.startv.com.tr

www.gazeteler.com

www.teknolojivebilim.com

www.siriusufo.org

www.belgeseltv.org

www.diziseyretizle.com

www.sinesalon.com

www.fulldizi.com

www.diziizle.net

www.insanvucudu.net

www.fulldizi.com

www.diziizle.net

www.gunlukfilm.com

Bilinçaltının Gücü

Februar 17th, 2013

Bilinçaltının Gücü (Joseph Murphy) – İstediğiniz Sonuçları Elde Etmenin Yolları

25/03/2010 Geliştirici: Sevinç Gürsözer
DÜŞÜNCELERİNİZİ DEĞİŞTİRİRSENİZ, KADERİNİZİ DE DEĞİŞTİRİRSİNİZ…
ETKİ düşünceniz, TEPKİ ise bilinçaltınızın verdiği karşılıktır.
Bütün dilekleriniz gerçekleşecek diye bir kural yoktur. Herkes bunu bilir. Şüpheci kişiler, bunu duaların işe yaramadığına dair bir kanıt olarak yorumlarlar. Ancak göz ardı ettikleri bir nokta vardır:
Dileklerinizin karşılık bulabilmesi için bilimsel temeli net bir biçimde anlaşılarak etkin kullanılması gerekir. Ancak bundan sonra belirli bir isteğin neden etkin olmadığını anlayabilir ve onu daha etkin kılmak için pratik bir yöntem bulabiliriz.
Peki dileklerinizin istediğiniz gibi karşılık bulmadığını fark ederseniz, ne olur o zaman? İlk yapmanız gereken şey, böyle bir başarısızlığın temel nedenlerini anlamak olmalıdır. Bu nedenler güven eksikliği ve çok fazla çabadır. Birçok kişi, bilinçaltının işleyişini tam olarak anlayamaz ve dileklerinin gerçekleşmesine mani olur. Zihninizin nasıl çalıştığını bildiğinizde, büyük ölçüde güven kazanırsınız.
Unutmayın, bilinçaltınız ne zaman bir fikri kabul etse, hemen bunu uygulamaya başlar. Bunun için bütün önemli kaynaklarını ve potansiyellerini kullanır. Derin zihninizin bütün zihinsel ve spiritüel yasalarını harekete geçirir. Bu yasa iyi fikirler için geçerlidir, ancak kötü fikirler içinde geçerlidir. Sonuç olarak, eğer bilinçaltınızı olumsuz biçimde kullanırsanız, bu soruna, başarısızlığa ve karışıklığa neden olur. Yapıcı biçimde kullanırsanız kılavuzluk, özgürlük ve zihinsel huzur getirecektir.
Düşünceleriniz olumlu, yapıcı ve sevgi dolu olduğunda, doğru cevabı almanız kaçınılmazdır. Bu nedenle başarısızlığın, üstesinden gelmek için yapmanız gereken tek şey, bilinçaltınızın fikrinizi ya da isteğinizi kabul etmesini sağlamaktır. Siz bunun gerçekliğini kabul edin, zihninizin yasası gerisini halledecektir. İsteğinizi inançla, güvenle ve şüphesiz devredin; bilinçaltınız bu görevi devralacak ve size cevap verecektir.
Ne zaman bilinçaltınızı sizin için birşey yapmaya zorlamak isterseniz, başarısız olursunuz. İstediğiniz sonuçlar yaklaşmak yerine uzaklaşır. Bilinçaltınız zihinsel bir zorlamaya tepki vermez. İnancınıza ya da bilincinizin kabulüne tepki verir.
Sonuç elde etme konusundaki başarısızlığınız şu ifadelerden de kaynaklanabilir:
  • Herşey kötüye gidiyor
  • Asla karşılık alamayacağım
  • Çıkış yolu göremiyorum
  • Durum umutsuz
  • Ne yapacağımı bilmiyorum
  • Karmakarışık oldum
Bu tür ifadeler kullandığınızda, bilinçaltınız size karşılık vermez ve sizinle işbirliği yapmaz. Sürekli yerinde sayan bir asker gibi, ne ileri ne de geri gidersiniz. Başka bir deyişle, hiçbir yere gidemezsiniz.
Bir taksiye bindiğinizi ve taksiye bir sürü farklı yön söylediğinizi düşünün. Taksicinin kafası karmakarış olurdu herhalde, hatta sizi hiçbir yere götürmek istemeyebilirdi. Talimatlarınıza uymaya çalışsa da, bunu yapamayabilirdi. Sonunda kendinizi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yerde bulabilirdiniz.
Bilinçaltınızın müthiş güçleri ile çalışırken de aynı şey geçerlidir. Kafanızda net bir fikir olmalıdır. Bir çıkış yolu olduğuna, bir çözümün bulunacağına inanmalısınız. Yanlızca bilinçaltınızdaki Sınırsız Zeka cevabı bilir. Bilincinizdeki net karara vardığınızda, aklınızı başınıza toplarsınız ve neye inanırsanız onu yaşarsınız.
RAHATLIK İŞİ ÇÖZER
Çok soğuk bir havada kalorifer ocağı bozulan ev sahibi tamirci çağırmıştı. Tamirci hemen geldi. Yarım saat içinde ocak yeniden çalışıyordu. Tamirci ev sahibine 200 dolarlık bir fatura çıkardı.
“Ne!” diye bağırdı ev sahibi öfkeyle. “Ne kadar uğraştın ki! Tek yaptığın küçük bir parçayı değiştirmekti, beş dolardan fazla etmeyecek bir alet için ne hakla benden 200 dolar istersin?”
Tamirci omuz silkti: “Ben parça için sadece iki dolar istedim. Fiyatı bu kadardı”
Ev sahibi elindeki faturayı salladı. “İki dolar mı?” diye bağırdı. “Burada 200 dolar yazıyor!”
“Doğru” dedi tamirci. “Neyin bozuk olduğunu ve bunun nasıl onarılacağını bilmenin değeri 198 dolar”
Bilinçaltınız usta, herşeyi bilen bir tamirci. Vücudunuzdaki her organın nasıl çalıştığını ve nasıl iyileştirileceğini bilir. Sağlık komutu verirseniz, bilinçaltınız bunu yerine getirecektir. Burada anahtar, gevşemedir. “Rahatlık işi çözer”.
Ayrıntılara ve sıkıntılara saplanıp kalmayın. Sonucun ne olacağını bilin. İster sağlıkla, ister parayla, ister ilişkilerle ilgili olsun, sorunun çözümünün mutluluğunu hissedin. Ciddi bir hastalıktan kurtulduktan sonra ne hissettiğinizi hatırlayın. Hislerinizin, bilinçaltının faaliyetinin mihenk taşı olduğunu unutmayın. Yeni fikrinizin sonuçlarını hissetmeli, bunu gelecekte hayata geçecek değil, şu anda hayata geçmekte olan birşey gibi görmelisiniz.
İRADE GÜCÜNÜ DEĞİL, HAYAL GÜCÜNÜ KULLANIN
Bilinçaltının güçlerini kullanmak, bir engeli itmeye çalışmaya benzemez. Daha çok çalışmak daha iyi sonuçlar doğurmaz. İrade gücünü kullanmayın. Bunun yerine, sonu ve bunun yaratacağı özgürlük halini gözünüzde canlandırın. Zekanızın araya girmeye, sorunu çözmek için yollar bulmaya ve bu yolları bilinçaltınıza empoze etmeye çalışacağını göreceksiniz.
Buna direnç gösterin. Entelektüel sorun çözme becerilerinizi bir kenara bırakın. Basit, çocuksu, mucizeler yaratan bir inancı korumaya çalışın. Gözünüzde, bu rahatsızlıktan ya da sorundan kurtulmuş halinizi canlandırın. Peşinde olduğunuz özgürlük durumunun duygusal hazzını hayal edin. Her türlü bürokrasiyi süreçten çıkartın. En iyi yol, basit yoldur.
DİSİPLİNLİ BİR İMGELEME NASIL HARİKALAR YARATIR?
Bilinçaltından karşılık almanın en iyi yolllarından biri disiplinli ya da bilimsel hayal gücüdür. Bilinçaltı vücudun mimarı ve inşaatçısıdır. Bütün hayati fonksiyonlarınızı kontrol eder.
İnanmak, birşeyi doğru kabul etmek, o varmış gibi yaşamaktır. Bu ruh halini koruduğunuz sürece, dileklerinizin gerçekleşeceğine tanık olmanın keyfini yaşarsınız. Bir dileğin gerçekleşmesi için 3 aşamaya ihtiyaç vardır:
  • Sorunu fark etmek ya da kabul etmek
  • Sorunu, en iyi çözümü ya da çıkış yolunu bilen bilinçaltına devretmek
  • Gerçekleştiğine derinden inanarak huzur bulmak
Kuşkular ve tereddütler dileğinizin gerçekleşmesini engeller. Kendi kendinize, “keşke iyileşebilseydim” ya da “umarım işe yarar” demeyin. Yapılacak iş hakkındaki duygunuz, gidişatı belirler. Uyum sizindir. Sağlığında sizin olacağını bilin.
Bilinçaltının sınırsız iyileştirici gücü için araç olarak etkin hale gelebilirsiniz. Sağlık fikrini tam bir inançla bilinçaltınıza devredin; sonra gevşeyin. Kendinizi onun gücüne bırakın. Duruma ve koşullara, “bu da geçecek” deyin. Gevşeme ve inanç yoluyla, bilinçaltınızı aşılayın. Bu fikrin altındaki kinetik enerjinin devreye girmesini ve fikri hayata geçirmesini sağlayacaktır.
ZORLAMA TERS ETKİ YAPAR
Emile Coue konferansları sayesinde ABD’de pek çok hayran ve takipçi kazanan önemli bir psikologdur. En önemli görüşlerinden biri şudur:
Arzularınızla hayal gücünüz çatıştığında, kazanan kaçınılmaz olarak hayal gücünüz olur.
Buna ters etki yasası adını veriyordu.
Yerde duran dar bir tahtanın üzerinde yürümeniz gerektiğini düşünün. Bunu hiç kuşkusuz kolayca yaparsınız. Bir de aynı tahtanın yerden beş metre yukarıda ve iki duvar arasına asılmış olduğunu düşünün. Üzerinde yürür müsünüz? Yürüyebilir miydiniz?
Herhalde hayır. Tahta boyunca yürüme arzunuz, hayal gücünüzle çatışırdı. Tahtanın üzerinde yalpaladığınızı ve baş aşağı düştüğünüzü hayal ederdiniz. Yürümeyi çok isterdiniz, ama düşme korkunuz size engel olurdu. Hayal gücünüzün üstesinden gelmek ve bunu bastırmak için çaba sarf ettikçe, düşme fikri daha güçlü hale gelirdi.
“Başarısızlığımın üstesinden gelmek için irade gücümü kullanacağım” düşüncesi, başarısızlık düşüncesini güçlendirir. Zihinsel çaba, istenen şeyin tersini yaratarak kişinin kendi yenilgisine neden olur. İrade gücünü arttırmak üzerinde yoğunlaşmak, güçsüzlük durumunu vurgulamaktadır. Bu yeşil bir hipopotamı düşünmemek için elinizden gelen herşeyi yapmaya karar vermeniz gibidir. Karar, yeşil hipo fikrini zihninde baskın hale getirir; bilinçaltı baskın fikre her zaman daha fazla tepki verir. Bilinçaltınız, çelişen iki önermeden daha güçlü olanı kabul edecektir.
Kendinizi şunları düşünürken bulabilirsiniz:
  • İyileşmek istiyorum. Neden iyileşemiyorum?
  • Çok uğraşıyorum, neden sonuç alamıyorum?
  • Kendimi daha fazla zorlamalıyım
  • Sahip olduğum bütün irade gücünü kullanmalıyım.
Hatanızın nerede olduğunu görmelisiniz. Çok fazla uğraşıyorsunuz! İrade gücünüzü kullanarak bilinçaltınızı fikrinizi kabul etmeye zorlamayın. Bu tür girişimler sizi başarızlığa mahkum eder. Bu durumda dilekleriniz ters tepebilir. Çaba sarf etmediğiniz bir yol daha iyidir.
Daha önce başınıza böyle birşey geldi mi? Bir sınava girmek zorundasınız. Ders çalışarak ve konuları gözden geçirerek çok zaman harcadınız. Herşeyi çok iyi bildiğinizi hissediyorsunuz. Ancak boş sınav kağıdıyla yüz yüze geldiğinizde, zihninizin daha boş olduğunu fark ediyorsunuz. Bütün bildikleriniz kafanızdan uçup gitmiş. Aklınıza konuyla ilgili tek birşey gelmiyor. Dişlerinizi sıkıyor, iradenizin tüm gücünü topluyorsunuz; ama siz çaba sarf ettikçe, bilgiler daha da uzaklaşıyor sanki.
Hayal kırıklığına uğramış bir halde sınav salonundan çıkıyorsunuz. Zihinsel baskı sona eriyor. Birkaç dakika önce umutsuzca bulmaya çalıştığınız cevaplar birden zihninize hücum ediyor. Kendinize konuları bildiğinizi söylemiştiniz, biliyordunuz da; ama ihtiyaç duyduğunuz anda değil. Hatanız, kendinizi hatırlamaya zorlamanızdı. Aksi etki yasası gereği bu sizi başarıya değil, başarısızlığa sürükledi. Dualarınızın tersiyle karşılaştınız.
ARZULARIN HAYAL GÜCÜYLE ÇATIŞMASI NASIL ÖNLENİR
Zihinsel güç ya da irade gücü kullanmak, karşıtlığın olacağını varsaymaktır. Ancak karşıtlığı hayal etme eylemi, karşıtlığı yaratır. Eğer dikkatinizi arzunuza kavuşmanızı önleyen engeller üzerinde yoğunlaştırırsanız, bu arzuya kavuşmanızı sağlayacak unsurlar üzerinde yoğunlaşması mümkün olmaz.
Herhangi bir fikir, arzu ya da zihinsel imge konusunda bilinç ve bilinçaltınız uyum içinde ya da anlaşma halinde olmalıdır. Zihninizin farklı bölümleri arasında çatışma kalmadığında, dileklerinizin karşılaştığını görürsünüz. Siz ve duygularınız, düşünceniz ve duygunuz, fikriniz ve duygunuz, arzunuz ve hayal gücünüz arasında da anlaşma olmalıdır.
Bütün çabayı minimuma indiren, uyku haline geçerek, arzularınızla hayal gücünüz arasındaki bütün çatışmalardan kaçınabilirsiniz. Uyku halindeyken, bilinç büyük ölçüde geri çekilir. Bilinçaltınızı aşılamak için en uygun zaman, uykudan hemen öncesi ve sonrasıdır. Bunun nedeni bilinçaltının en üst düzeyde performansını uykudan hemen önce ve uyandıktan hemen sonra gerçekleştirmesidir. Bu aşamada arzularınızı etkisiz hale getiren ve bilinçaltı tarafından kabulünü engelleyen olumsuz düşünce ve imgeler kendini göstermemektedir. Yerine gelen arzunun gerçekliğini hayal ettiğinizde ve başarının heyecanını hissettiğinizde, bilinçaltınız arzunuzun hayata geçmesini sağlar.
Pek çok kişi ikilemlerinive sorunlarını, kontrollü, yönlendirilmiş ve disiplinli hayal gücü sayesinde çözer. Doğru olduğunu hayal ettikleri ve hissettikleri herşeyin hayata geçeceğin, geçmek zorunda olduğunu bilirler.
Shara adındaki genç kadın bana geldiğinde, umutsuzluğun eşiğindeydi. Sürekli ertelenen ve sonu görünmeyen, uzun, karmaşık bir davayla uğraşıyordu. En büyük arzusu, bu davanın uyum içinde bir çözüme kavuşmasıydı. Ancak zihni başarısızlık, kayıp, iflas, yoksulluk imgeleriyle doluydu. Böylece Shara’nın hayal gücü arzusuna üstün geliyor ve dava uzuyor da uzuyordu.
Benim önerim üzerine, Shara her gece yatmadan önce sorun için en iyi olası sonu hayal etmeye başladı. Elinden geldiğince iyiyi düşünüyordu. Zihnindeki imgenin yüreğinin arzusuyla uyuşması gerektiğini biliyordu.
Yavaş yavaş uykuya geçerken, davanın halledilmesinin ardından avukatla yapacağı olası görüşmeyi hayal ediyordu. Sonuç hakkında ona sorular sorduğunu ve onun açıklamalarını dinlediğini duyuyordu. Avukat tekrar tekrar aynı şeyi söylüyordu “Dava mahkeme dışında haloldu. Mükemmel, ve son derece uyumlu biz çözüm yolu bulundu”.
Gün boyunca, korku dolu düşünceler aklına geldiğinde, Shara zihninde avukatla yapacağı görüşmeyi, sözleri ve mimikleriyle canlandırıyordu. Avukatın gülümsemesini, davranışlarını, sesinin tonunu, kullandığı belirli sözcükleri hayal ediyordu. Bunu öyle sık ve öyle büyük bir inançla yapıyordu ki, korkularını daha bunlar zihninde toplanma girişiminde bulunmadan yenmeye başladı.
Birkaç hafta sonra, avukatı onu aradı. Shara’nın hayal ettiği ve doğru olduğunu hissettiği şeyi doğruladı. Dava halolmuş ve Shara’nın uyumlu kabul edebileceği bir çözüm bulunmuştu.
HATIRLAMAYA DEĞER FİKİRLER
  • Zihinsel zorlama ve aşırı çaba, endişe ve korkuyu göstererek dileklerinizin karşılığını almanızı engeller. Rahatlık işi çözer.
  • Zihniniz gevşediğinde ve bir fikri kabul ettiğinizde, bilinçaltınız bu fikri hayata geçirmek için işe koyulur.
  • Geleneksel yöntemlerden bağımsız düşünün ve plan yapın. Her sorunun bir cevabı ve çözümü olduğunu bilin.
  • Kalbinizin atışı, ciğerlerinizin soluk alışı ya da vücudunuzdaki herhangi bir organın fonksiyonları ile gereğinden fazla ilgilenmeyin. Bilinçaltınıza güvenin ve sık sık ilahi doğru eylemin gerçekleşmekte olduğunu ifade edin.
  • Sağlık duygusu sağlığı, zenginlik duygusu zenginliği doğurur. Siz ne hissediyorsunuz?
  • Hayal gücü en büyük yeteneğinizdir. Güzel ve iyi olanı hayal edin. Siz hayal ettiğiniz kişisiniz.
  • Uyku halinde, bilinç ve bilinçaltınız arasındaki çatışmalardan kaçının. Yine uyumadan önce, arzunuzun gerçekleştiğini tekrar tekrar hayal edin. Huzur içinde uyuyup keyifli uyanın.
  • Olumlama, öyle olduğunu söylemektir. Zihnin bu tutumunu doğru kabul ettiğiniz sürece, bunun aksi yönündeki bütün etkenlerden bağımsız olarak, dileklerinizin gerçekleştiğini görürsünüz.

 

Gen.Etık.Klonlama

Februar 17th, 2013

Gen.Etık.Klonlama

“Klon” artık kişisel özellikleri yok olmuş, sıradan ve genel geçerli bir kalıbın ürünüdür. Kendi özgür iradesi olmayacak, mantığı sorgulayamayacak bir topluluk,.adları olmayan numaralarla ifade edilen bir topluluk… Askerler.
ÖNSÖZ
3. bin yılı yaşamaya daha yeni başlamışken bütün bilimsel gelişmeler savaşın gölgesinde eriyip gitmektedir. Cep telefonu yaşamı inanılmaz bir hızla sarıp, günlük hayatı kolaylaştırırken, aynı zamanda terörist kabul edilen bir insanı telefon görüşmesini yaptığı noktayı anında tespit ederek bombalamayı başarabilmemizi sağlıyor. Atomu parçalamak önemini yitirirken atom silahı önem taşımaya başlıyor dünyada. Peki ya genetik alanda olan gelişmeler bizi nereye götürecek ? Bu sorunun cevabını daha önceki bilimsel gelişmelerin tarihsel sürecinde bulabiliriz.
Lisans tezimde ortaya çıkarmaya çalışğım, klonlamada son yıllardaki gelişim sürecine bir bakışla bu gelişimin ne alanda kullanılacağı konusudur. Yine insanlık yararına olması gereken gelişmeleri askeri amaçlı kullanımların gölgelemesi kaçınılmazdır.
Bu tez çalışmamda öncelikle zamanını ve enerjisini 7 gün 24 saat harcayan modellik yapan arkadaşım Serhat TAŞKIRANA’a, anlayışını esirgemeyip destek olan danışman hocam Yrd.Doç.Dr. Birsel MATARA’ya, bana çekimlerde yardımını esirgemeyen Senem SALMAN’a ve çalışmalarıma hız kazandıran Palmiye Alışveriş Merkezine teşekkür ederim.
GİRİŞ
Az olanın her zaman değerinin yüksek olması, çok olanın ise değersiz ve sıradanlaşması kaçınılmazdır. Çok faktörü bir yapıtta ancak aura’sının yok olmasına neden olacaktır. Kişisel-kişiye özel durumunun bozuluma uğraması bu genelleşmenin bir sonucudur. Baudrillard’ın dediği gibi “Demek ki klonlama, bedenin oluşum tarihinde, soyut ve genetik formülüne indirgenmiş bireyin seri bölünmeye mahküm olduğu son evredir. Burada Walter Benjamin’in teknik teknik çoğaltılabilirlik çağında sanat yapıtına ilişkin söylediği şeyin yeniden ele alınması gerekir. Seri halde çoğaltılmış yapıtta yitirilen şey, yapıtın aura’sıdır, şimdi ve burada’nın o özel niteliği, estetik biçimidir ve Benjamin’e göre de bu, önüne geçilemez çoğaltılma yazgısı içinde politik bir biçim alır. Yiten şey, ancak nostaljik ve geçmişe dönük tarihin “otantik” olarak yeniden oluşturabileceği orijinaldir. Benjamin’in çağdaş sinema, fotoğraf ve kitle iletişim araçlarıyla ilişki içinde betimlediği bu gelişmenin en ileri, en modern biçimi, herşey daha baştan sınırsız çoğaltım uyarınca tasarlandığından, orijinalin bundan böyle hiç yer almadığı biçimdir.”*
Peki dünyadaki insanın dinmek bilmez tüketimi, bu gelişimler sonucu kendini de tüketecek mi? Bunu kesin söyleyebilmek zor. Ama gelişmeler bu yolda dev adımlarla ilerlediğimizi gösteriyor.
* Jean Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaşığı” çev:Işık Ergüden Yay:Ayrıntı 1998
TEZ METNİ
“Klonlar. Klonlama. Bireyselleşmiş bir organizmanın her bir hücresi özdeş bir bireyin yeniden döl yatağı haline gelebileceğinden, ağaç çelikleri gibi sonsuza dek insan yetiştirmek. Amerika Birleşik Devletleri’nde bir çocuk bir sardunya gibi doğabilecektir. Tam kopyası, kusursuz ikizi olacağı benzersiz tohumluk”baba”nın, yani tek bir bireyin tek hücresinden doğmuş olacaktır.
Ölüme bağlı olan eşeyli dünyaya getirmenin yerini alan ebedi ezeli ikizlik düşü. Sonunda Öteki’nden vazgeçilmesine ve aynı’dan aynı’ya gitmeye olanak tanıdığına göre akrabalığın en katıksız biçimi, hücrenin ikiye bölünerek üremesi düşüdür.Genetik yoluyla karmaşık varlıkları tekhücrelileri yazgısına götüren tekhücrelilik ütopyası.”**
Bütün bunların temelinde ortak yatan düşünce ölme-yok olma korkusudur.Ölümsüzlük ütopyası her zaman ve her dönemde ağır basmamışmıdır? “Ölüm itkisini bir yana bırakalım. Söz konusu olan kendini dölleme fantezisimi? Hayır; çünkü bu fantazi her zaman anne ve baba figürlerinden oluşur; kişinin, dünyaya getirmenin simgesel yapısını kesinlikle yadsımadan yerine geçerek silmeyi düşlediği eşeyli akraba figürlerinden geçer: Kendi çocuğuna dönüşmek yinede birinin çocuğu olmaktır. Oysa klonlama, anne gibi babayı da ortadan kaldırır; genlerinin birbirine girmesini, farklarını karma karışıklığını, özellikle de döllenmenin ikili eylemini köklü biçimde ortadan kaldırır. Kloncu kendini döllemez: Bölütlerinin her birinden tomurcuklanır. Gerçekte, “insan olmayan” bir cinsellik, yan yanalık ve anında bölünme yoluyla bir cinsellik uğruna her tür Oedipusçu cinselliği dağıtan bu bitkisel dallanmanın zenginliği üzerine kuramlar yürütülebilir; ne varki kendini dünyaya getirme fantezisi söz konusu değildir artık. Kişinin rastlantısal özgürlüğü uğruna değil de, “kod” adı verilen bir ana kalıp uğruna, anne ve baba yok oldu. Ne anne ne baba var artık: bir ana kalıp var sadece. Bundan böyle hertür rastlantısal cinsellikten arıtılmış işlemsel bir kip üzerinde sonsuzadek “çocuk doğuran”da bu genetik kodun ana kalıbıdır.”**
“Klon” artık kişisel özellikleri yok olmuş, sıradan ve genel geçerli bir kalıbın ürünüdür. Kendi özgür iradesi olmayacak, mantığı sorgulayamayacak bir topluluk,.adları olmayan numaralarla ifade edilen bir topluluk… Askerler.
Klonlama da diğer bilimsel gelişmelerin izlediği yoldan devam edecek olursa kaçınılmaz olarak askeri amaçlı kullanımda yer bulacaktır. Star Wars-Klonların Saldırısı’nda işlendiği gibi azılı bir suçludan klonlanan milyonlarca askerle galaktik imparatorluğa yapılan saldırılar benzeri o günün bilim kurgusu bu günün gerçeği olarak bir risk taşımakta ve endişe yaratmaktadır. Burnumuzun ucuna kadar gelip dayanmış bu gerçekte gelişme bilimsel açıdan nerededir? Klon furyası şimdiden medyada yer bulmaya başlamıştır. Milyonlarca dolar harcayarak kedisini köpeğini klonlatan insanlardan bu gelişmelere baş kaldıran milyonlarca insana kadar büyük bir yelpaze bulunuyor. Buna rağmen ilk insanın klonlandığı söylentileri dünyayı kasıp kavuruyor.
[İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta, bir oğulcuk, bir ergin;bu normal... Oysa Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer"diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!..." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması...."] Bu metin Aldous Huxley 1930′da yazdığı “Cesur Yeni Dünya” adlı kitabından alınmıştır. Onun “Bokanovski süreci” Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarında beş farklı sınıfa bölünmüş genetik ikizlerin oluşturduğu bir toplumdur. Huxley kitabındaki distopyasında milyonlarca ikiz yaratan bir laboratuvardan sözederken; bu distopyadaki etik ve toplumbilimsel kaygıları ortaya koyar. (1) Aynı kaygıları tüm dünya Roslin Enstitüsünden gelen haberle romanda değil bu kez gerçek hayatta yaşamaya başlar.
1997 yılının Şubat ayında İskoçya’nın Edinburg şehrinde Roslin Enstitüsündeki Ian Wilmut ve arkadaşları, dünya gündemine bomba gibi düşen bir çalışmalarını açıkladılar. Onlar, dişi bir koyundan Dolly adını verdikleri bir kuzuyu kopyaladıklarını bildirdiler. Aslında klonlama doğada görülen bir olaydır. Bitkilerde aynı genetik özellikleri içeren tohumlardan klonlar oluşmaktadır. Buna örnek de tek tip bitki içeren ormanlardır. Ayrıca bir solucan ikiye bölündüğünde aynı genetik özellikleri taşıyan solucan oluşmaktadır. Klonlama çalışmaları 1800 yılında Hans Dreisch’in deniz kestanesi embriyonunu ikiye ayırıp birbirlerinden bağımsız büyümelerini sağladığı deneyle başlar. 1986 yılında Steen Willadsen’in başında olduğu İngiliz ekip koyun embriyosunu, Neal First’ün başında olduğu Amerikalı ekip ise inek embriyosunu klonladıklarını açıklamışlardır. Ancak Dolly hücre düzeyinde gerçekleşen ve yetişkin bir hayvanın olgun farklanmış hücresinden klonlanmış ilk memelidir. O zamana kadar olgun farklanmış bir hücrenin klonlanamayacağına inanılıyordu.
Klonlama nedir?
Dolly’nin meydana getirilmesi bağlamında klonlama: Yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedensel) hücrenin kullanılmasıyla, canlının “genetik ikizi”nin oluşturulması işlemidir. Bu yöntemde bir hücrenin çekirdeği -hücrenin genetik özelliklerini taşıyan DNA molekülleri çekirdekte bulunmaktadır- alınıyor, bu hücre aynı veya bir başka canlıdan alınan çekirdeği yani DNA’sı boşaltılmış yumurta hücresine aktarılıyor ve oluşturulan embriyo bir dişinin rahmine yerleştiriliyor.
Klonlama çalışmalarındaki artış
Dolly açıklandıktan sonra birçok bilim insanı hızla klonlama işine giriştiler. Fare, inek, köpek, domuz, maymun vb. birçok hayvan klonlandı. Hatta Amerika’da Missy adındaki köpeğini çok seven sahibi 2.3 milyon dolar karşılığında köpeğini klonlattı. Bilim insanları yepyeni bir alan bulmuş ve bütün yaratıcılıklarını bu alanda ispatlamak için neredeyse bir yarışa girmişlerdir.
Klonlamanın Getirdiği Sorunlar
Dolly klonlanırken 29 embriyo kullanılmış ancak bunlardan yalnızca biri yaşayabilmiş bu da Dolly olmuştu. Yani oluşturulan embriyoların büyük kısmının yaşamını devam ettirmesi henüz sağlanamamaktadır. Bir klon için onlarca embriyo feda edilmektedir.
Klonlamayla oluşturulup hastalıkların tedavisinde kullanılmak istenen kök hücreler hakkında bir çok bilinmeyen var. Kök hücre, farklı hücrelere dönüşebilen özel bir hücredir. Embriyonun başlangıcındaki 2-3 günlük sürede bu embriyoyu oluşturan kök hücrelerin her biri bütün bir organizma oluşturma potansiyeline sahiptir. Bunlardan en çok bilineni kemik iliğindeki akyuvar üreten kök hücrelerdir. Günümüzde kemik iliği ve kan nakli başarıyla yapılmaktadır. Ancak hastalıkların tedavisi için belli bölgelerdeki özelleştirmeleri oluşturacak kök hücrelerin nasıl tetikleneceği yani kök hücrelerin aktarıldığı bölgedeki hücrelere dönüşmesinin nasıl sağlanacağı henüz çözümlenememiştir.
Dolly’de ortaya çıkan bir başka problem erken yaşlanmadır. Dolly’nin telomerlerinin -kromozomların ucundaki her hücre bölünmesinde biraz daha kısalan ve belli bir limete ulaşınca hücre bölünmesini durduran bölge- normalde olması gerekenden daha kısa olduğu ortaya çıktı. Bu da Dolly’nin daha çabuk yaşlanıp, erken öleceğini göstermektedir. Bu problem 1997 Ağustos’unda Thomas Cehc’in hTRT adlı bir enzimi kodlayan insan genini izole etmesiyle ortadan kalktı. Bu enzim gevşeyen telomerleri yeniden bağlayarak hücrenin ömrünü uzatmaktadır. Daha sonra Advanced Cell Technology (ACT) tarafından klonlanan 6 buzağı da ise böyle bir yaşlanma problemiyle karşılaşılmamış, hatta klonların telomerleri aynı yaştaki ineklerden daha uzun bulunmuştu.
Bir başka sorunda Dolly’nin genetik ikizine ne kadar benzediğinin araştırılması sonucunda ortaya çıktı. Araştırmacılar Dolly’nin klonlandığı yetişkin koyunla genetik yönden tıpa tıp aynı olmadığını buldular. Yani klonlar kusuzsuz birer kopya olmayabiliyorlardı. Araştırmada Dolly’nin mitokondrisindeki genlerin deneydeki başka bir koyuna ait olduğu tespit edildi. Oysa çalışmada yumurta hücresinin DNA’sı tamamen temizlenmişti. Bu durumda da Dolly’nin kromozomlarının tamamen vericiden gelmesi gerekiyordu. Deneyde atlanan nokta şuydu: Evet genetik materyalin büyük bir kısmı çekirdekte bulunuyordu ancak mitokondride de genler vardı. Dolly’nin verici hücresi bir meme hücresi fakat Dolly’nin mitokondrisi verici meme hücresinin mi yoksa alıcı yumurtanın mı mitokondrisiydi?
Colombia Üniversitesi’nden Eric Scho bu konuyu incelemeye başlıyor. Dolly’nin yaratıcısı Wilmut ve başka bilim insanlarının da olduğu bir ekip oluşturuyor. Dolly’nin ve fetüs hücrelerinden klonlanmış 9 koyunun mitokondrilerini inceliyorlar. Sonuçta koyunların kas, kan, süt ya da plasentalarında verici hücrenin mitokondrisine rastlanmıyor. Bu da demektir ki mitokondrinin %99.5′i yumurta hücresinden gelmiştir. Yani klondaki tek mitokondri kaynağı yumurta hücresidir. Dolly’nin mitokondrisinde 37 gen vericinin genlerinden değil. Mitokondri bedendeki hücrelerde oldukça önemli bir role sahip. Bu da demektir ki yetenekli bir atletten yapılan klon spora hiç yatkınlığı olmayan bir kopya olabilir. Aynı zamanda insan hücresini başka bir canlı örneği inek veya domuz yumurtasıyla birleştirip klonlamayı organ nakli tedavisinde kullanmak isteyenler içinde bu bulgu kötü bir haber.
Dolly’nin getirdiği tedirginlik
Dolly dünya gündemine düştükten sonra kamuoyunda büyük tedirginlik ve korku ortaya çıktı. Bir çok senaryolar yazıldı. Bunların bir çoğu kabus senaryolarıydı. Ya yeni Hitler’ler, Saddam Hüseyin’ler veya terör grupları ya da mükemmel askerlerden oluşmuş bir ordu yaratılırsa durum ne olacaktı? Bu senaryolarında etkisiyle klonlamaya duyulan tepkiler sonucunda Amerika, İngiltere gibi ülkeler klonlama araştırmalarını yasaklayacağını açıkladı. Bill Clinton insan klonlama deneylerine bütçe ayrılmasını yasakladı. National Bioethics Advisory Commision’u yasakların özel sektöre de getirilmesini savundu. Amerika ve birkaç ülke bu çalışmaların dondurulması için anlaşma imzaladı. İngiltere bu tür çalışmaları önce tamamen yasakladı.. Bilim dünyası ise bu konuda tam olarak ikiye bölündü. Bir kısım bilim insanı klonlamanın yararlarını savunurken diğer bir kısmı dini, ahlaki ve insani yönden birçok probleme yol açacağını savundular. Daha sonra klonlamanın hastalıkların tedavisi için kullanılabileceği, tedavi edilemeyen hastalığı olan insanlara yaşam hakkı tanınması gerektiği görüşlerinin yarattığı baskıyla Amerika, İngiltere, Japonya gibi ülkeler yalnızca hastalıkların tedavisinde kullanmak için kök hücre klonlanması çalışmalarına izin verdiler.
Ülkelerin aldığı yasaklama kararlarının bilim insanlarının çalışmalarını durdurmayacağı ortaya çıkmış durumda. Bu konuda Stephen Hawking’in şu sözleri gerçeği tam olarak yansıtıyor: “Günümüzdeki insanlara benzeyen tiplerin yer aldığı uzay yolu gibi bilim kurgu filmlerine inanmıyorum. İnsanların üzerinde genetik mühendisliğin yasaklanması isteniyor. Ama ben yasaklanabileceğine ihtimal vermiyorum. Ekonomik nedenlerle, hayvanlar ve bitkilerin genleriyle oynanmasına izin verilecek. Ve bir gün biri, insanların genleriyle de oynayacak. Eğer totaliter bir dünyada yaşamıyorsak, bir yerlerde birilerinin, insanları yeniden yaratarak geliştirmeyi denemesi kaçınılmazdır”.(2) Hawking’in bu sözleri Amerika’da yaşayan Raelian tarikatı üyesi Fransız bilimci Brigette Boisselier’in ilk ilk kopya bebeğin 2002 başlarında doğacağını açıklamasıyla doğrulandı. Amerikalı bir çift 10 aylıkken ameliyatta ölen bebeklerini kopyalatmak istiyorlardı. Boisselier eleştirilere şu sözlerle karşılık vermiştir: “Düşük yapan bir çiftin yeniden çocuk yapmasına karşı çıkmayanlar, ölen çocuklarını geri getirmek isteyen insanlara neden karşı çıkıyor? Arada hiç fark yok ki!”(3)
Klonlama Üzerine Etik Tartışmalar
Bilim dünyası klonlama konusunda tam anlamıyla ikiye bölündü.
- Klonlamayı savunanlar
- Klonlamayı reddedenler
Her iki tarafta hem bilimsel hem etik yönden kendilerine dayanak noktaları oluşturmaya çalışıyorlar. Dolly’den sonra gündeme gelen insan klonlanması düşüncesi tüm korkuların ve itirazların odağını oluşturuyor.
Klonlamayı savunanlar; hastalıkların tedavisi, organ nakli, cocuk sahibi olamayanlara bu imkanın verilmesi gibi konularda klonlamanın tüm sorunları ortadan kaldıracağını, bu nedenle klonlama üzerinde etik oluşturularak bu çalışmaların devam ettirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Onlara göre, kemik iliği kanserine yakalanmış bir çocuğa neden yaşam hakkı tanınmasın; bunda yanlış olan nedir? Ayrıca nükleer enerjinin kullanıldığı, hormon destekli tarımın yapıldığı, dünyanın sonunu hazırlayan ozon tabakasını delici gazların üretildiği dünyada bir çok yararı olan klonlamaya neden karşı çıkılıyor?
Klonlamayı reddedenlere göre ise bu alanın her türlü genetik müdahaleye açıktır. Klonlama etiğinin oluşturulup yasalarla uyulması zorunlu hale getirilse dahi bir çok çalışmanın önüne geçilemecek ve ortaya çıkacak felaketler engellenemeyecektir. Bu nedenle klonlama çalışmaları kesinlikle yasaklanmalı, uluslararası kurumlar oluşturup, bilimsel çalışmalar gözetim altına alınmalı ve büyük yaptırımlar getirilmelidir.
Birleşmiş Milletler bu konuda bir anlaşma metni hazırlayıp “Birleşmiş Gen Haritası” ve “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ni imzalayan ülkelerden metnin maddelerine uyulmasını ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını istedi. Bu metnin önemli maddelerinden bir kaçı şunlardır:
Madde 2. Genetik yapısı ne olursa olsun herkesin saygı görmeye hakkı vardır.
Madde 6. Hiç kimse genetik yapısı yüzünden ayrımcılığa tabi tutulamaz. Çünkü bu durumda insan hakları, temel özgürlükler ve insan onuruna zarar verici sonuçlar ortaya çıkabilir.
Madde 10. Özellikle biyoloji, genetik ve tıp dalında yürütülen araştırmalarda, insan hakları, temel özgürlükler ve insan onuruna saygı gösterilmelidir.
Madde 11. Klonlama gibi insan onuruna aykırı metodlara izin verilmemelidir. Ülke ve uluslararası kuruluşlar gerekli önlemleri almalıdır.(4)
Bu yasaklamaları istemenin en büyük etkenlerinden biri kamuoyunun duyduğu korku ve isteksizlik. Klonlamayı savunanlar ise bu korku ve isteksizliğin geçici olduğunu ve klonlamanın getirdiği yararlar söz konusu olduğunda toplumun bu gelişmeyi kabulleneceğini savunuyorlar. Onlara göre toplum başlangıçta “tüp bebek” yöntemine de aynı tepkiyi vermişti. Ancak “çocuk sahibi olma hakkı” söz konusu olduğundan zamanla bu tepkiler azalmış ve tümüyle yok olmuştu.(5) Bu nedenle hayali senaryolar bir kenara bırakılmalı ve klonlama tartışmaları bilimsel bir zemine çekilmelidir. Eğer bu yapılmazsa bu bilimsel gelişme kısır tartışmalardan kurtulamayacaktır. Sonuçta da ya budist bir araştırmacının yaptığı gibi Dolly’nin eski yaşamında nasıl bir suç işleyipte şimdiki hayatına bir kopya olarak gelmeyi hakettiği araştırılacak, ya da Hitler kopyalarının dünyayı işgal ettiği kabus senaryolar devam edecektir.
SON SÖZ
1997′den sonra bir anda dünya gündemine yerleşen insan klonlanması düşüncesi her alanda etik tartışmalara yol açmıştır. Bilim insanları, düşünürler bu konu üzerinde düşüncelerini, korkularını ortaya koymuşlardır ve koymaya da devam etmektedirler. Bu tartışmalar, klonlamanın getirecekleri ve götürecekleri konusunda bir sonuca varılacağı izlenimini yaratmıyor; çünkü her iki tarafında ortaya koyduğu düşünceler oldukça sağlam temellere oturtuluyor. Bu nedenle klonlama üzerine bir etik oluşturulması zor görünüyor.
Klonlamanın yol açacağı gerçekten korkulacak senaryoyu ise Wurzburg Üüniversitesi’nden Profesör Dr. Aleksander Teichmann ortaya koyuyor: Ona göre, önemli olan kök hücrelerin klonlanması veya klonlamanın hastalık tedavilerinde kullanılması değil. Asıl sorun genetik özellikleri belirlenip bazı yönlerden ön plana çıkarılmış yumurta ve spermin döllenip yeni bireyler oluşumuna ne derece izin verileceği.(9)
Teeichmann’ın bu belirlemesi klonlamayı savunanlara göre hayali olan senaryoların ne kadar da yakın olduğunun ifade edilmesidir. Günümüzde kamuoyunun merakla izlediği ve son derece hızlı ilerleyen “Genom Projesi”nin getirdikleri düşünüldüğünde bilim insanlarının yapabilecekleri çalışmaların yöneleceği tarafı belirlemek hiç de zor değil. İnsanın gen haritası belirlendiğinde genetik olarak her türlü müdahele yapılabilecek. İstenen genler birleştirilip, istenmeyenler ortadan kaldırılabilecek. Böylelikle ısmarlama çocuklar yaratılabilecek. İşte klonlama genetik olarak istenilen şekilde kodlanmış insanların kopyalanması aşamasında korkutan boyutlara ulaşıyor. Ülkeler ne kadar bu çalışmaları yasaklamaya çalışsa da Stephen Hawking’in dediği gibi birileri mutlaka bu çalışmaları yapacak. Çünkü insan, doğası gereği bilmek ister. İnsanın bilme isteğinin gerisinde doğaya egemen olma ve hükmetme arzusu vardır. Bir diğer etken ise doğa yasaları gereği “yokolma”. Ölüm, insanın karşısında kendini çaresiz hissettiği bir gerçektir. Ölüme engel olamamanın getirdiği çaresizlik ve ölüm sonrasının belirsizliği, tüm insanlık tarihi boyunca ölümsüzlüğün aranmasına neden olmuştur. Bugünde gerek klonlama çalışmalarının gerekse Genom Projesi’nin gerisinde bu arayışın önemli etkisi olsa gerek.
Tarihin her döneminde insanlığın yararı için ortaya konmuş buluşlar kötü amaçlar için kullanmıştır ve kullanılmaya da devam edecektir. Örneğin, antibiyotik bakterilerle savaş için geliştirilmiş ancak birileri bunu kitle imha silahı olarak kullanmakta gecikmemiştir. Ancak bilimsel çalışmaların kötüye kullanılması korkusuyla durdurulması veya yasaklanması söz konusu olamaz ve olanaklı da değildir. Klonlama çalışmaları da gelişerek ve artarak devam edecektir. Bu nedenle bilim insanlarının klonlama çalışmalarının insanlığın yararına yapılması, insan temel hak ve özgürlüklerinin korunması bağlamında büyük ahlaksal yükümlülükleri vardır.
Akıl sahibi insan “iyi” ve “kötü”yü ayırdedebilecek yetiye sahiptir. Ahlaksal yükümlülük de “iyi” ve “kötü”nün ayırdedilmesi ile başlar. Olgular kendi başlarına “iyi” veya “kötü” değildirler. Kant’ın da söylediği gibi, “iyi” ya da “kötü” insan istemesini yönlendiren maksimdedir. Bu nedenle bilim insanlarının yasaları, onların “iyi istenç”lerini ortaya çıkaracak akıl yasaları olmalıdır. Ancak bu durumda insan, temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu bir dünyada yaşayabilir.

 

                                                                                                                                              Copyright © vahsi kiz siir sitesi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2012-03-03 (50 okuma)

Çekim yasası

Februar 17th, 2013

Çekim yasası nasıl uygulanır?

Çekim yasasına uyumlu yaşayarak istediğiniz hayata nasıl kavuşabilirsiniz?

Çekim yasası nasıl uygulanır?
Aşk hayatında mutluluğu yakalamak, sağlıklı olmak, daha fazla para, iyi bir kariyer sahibi olmak gibi isteklerimiz için çekim yasasını nasıl kullanabiliriz? “Ben şunu istiyorum” dediğimizde istediğimiz şeye sahip olabilir miyiz? Soruların yanıtlarını bireysel gelişim eğitimcisi Nil Gün veriyor…
Çekim yasası nedir?
Evrende her şey enerjiden oluşur. Çekim yasası; atomları, elektronları, gezegenleri bir arada tutan evrenin temel yasalarından biridir. Dolayısıyla her şey çekim yasasına tabidir. Aynı frekansta olan bir şeyin yine benzer frekansta olanla birlikte olması demektir bu. Çekim yasası kimseye bir şey vaat etmiyor. Kimlik, din, cinsiyet, renkle ilgilenmiyor; sadece frekansları tanıyor.
Çekim yasasını hayatımızda hangi alanlarda uygulayabiliriz?
İnansanız da inanmasanız da yer çekimi var ve işliyor. Biz, farkında bile olmadan işleyen bu çekim yasasını bilinçli olarak nasıl kendi yararımıza kullanabiliriz? Hayatımızı bilinçsiz olarak değil, bilinçli olarak şekilendirebiliriz.
Etrafımızda ne tür insanlar var, nasıl bir partnerle birlikteyiz; para, kariyer, sağlık durumumuz nasıl? Bunları şu anda biz çektik zaten hayatımıza. Yüzde yüz bizim eserimiz. Ama biz beğenmiyorsak manzarayı; kaderden, talihsizlikten şikayet ediyoruz.
Evrende değişik yasalar var. Bunlar madde-antimadde aleminde tıkır tıkır işliyor. Bizim yapmamız gereken, bu yasaların farkına varmak ve bu yasalara uyumlu yaşayarak istediğimiz hayatın realitesini oluşturmak.
Çekim yasasını nasıl uygulayabiliriz?
Çekim yasası mesleğimizi, dinimizi, rengimizi tanımaz; yaydığımız frekansa bakar. Bizim yaydığımız frekans, düşüncelerimizle oluşur. Olumlu düşünen insanların frekansı daha yüksek, olumsuz düşünenlerin daha düşüktür. Frekansımız, duygularımızla da oluşur. Mutlu, hayata olumlu bakan insanların enerjileri bir başka olur. Mutsuz, depresif, içine kapanık, kıskanç, kindar bir insanın enerjisi farklı olur. Bir de davranışlar insanın enerjisini belirler.
Zihindeki bilinçli inançlar da frekansın belirlenmesinde etkilidir. Çocukluktan beri “para kazanmak üçkağıtçıların işidir, zengin adam dürüst olmaz” türü telkinlere maruz kalmışsanız ve fakirlik içinde büyümüşseniz, daha fazla parayı kendinize layık görmüyorsunuzdur. Her ne kadar dilinizde daha çok para istediğiniz varsa da… Bilinçaltındaki inançlarımız da frekans oluşumunda etkilidir.
Yalnız çekim yasasını Alaattin’in lambası gibi düşünmemek gerekir. Hiçbir çaba göstermeden her şey olsun düşüncesi çok çocukça. Düşünce, davranış, duygu, bilinçli inançlar, bilinçaltı inançları, vermeyi bilmek, şükretmek ve en önemlisi affetmektir frekansımızı belirleyen.
Çekim yasasına göre isteklerimizin olması için düşünce şeklimizi nasıl değiştirmeliyiz?
Hayat bir oyun. Anne-babalık, ekonomik oyun, kariyer, sağlık oyunu, gençlik-güzellik oyunu var içinde. Bunları nasıl oyunuyorsunuz? Hayatın sadece bir alanına odaklanırsanız ve diğer alanları ihmal ederseniz, o hayatta denge olmaz. Önemli olan, tüm oyunlara eşit derecede enerji vermek, hayatı dengede yaşamaktır.
Bir önemli yasa da etki-tepki, sebep-sonuç yasasıdır. Ne düşünüyorsak bize bumerang gibi geri dönüyor. Siz her zaman iyi düşünüyor musunuz ki işlerinizin iyi gitmesini bekliyorsunuz? Bir tane pozitif düşünce varsa kafanızda, 99 tane de negatif oluyor.
Bir şeyi istediğimizi belirtmek, onun bizim hayatımızda olmadığını kabul etmektir. “Ben şunu istiyorum, bunu istemiyorum” diyoruz. Bir şeyi istemediğimizi söylemek, bilinçaltı olumsuz cümleleri algılayamadığı için, aslında “istiyorum” anlamına gelir. Yani “ben hastalık istemiyorum” dediğimizde bilinçaltı “ben hastalık istiyorum” şeklinde anlar.
Hayallerimizin gerçekleşmesi için sadece istemek yeterli mi?
Oturduğunuz yerden isteyerek hiçbir şey elde edemezsiniz. İsterken, evrene, “bu benim hayatımda yok” diye deklare ediyorsunuz. Ama istediğiniz şeyi aslında seçebilirsiniz, ona doğru adım atabilirsiniz. Sır, bilmekte. Ben eşimle sevgili olarak ilk karşılaştığımda onun hayatımı birlikte geçireceğim insan olduğunu yüzde yüz biliyordum. Hayatınızda kariyer, aşk gibi konularda bu yoğunlukta biliyorsanız bir şeyi, o muhakkak gerçekleşir.
İstediğinizi söylediğiniz şeye öncelikle siz kendinizi layık görüyor musunuz? Yeterince arzuyla isterseniz onu elde edersiniz. Egodan mı, yoksa yürekten mi istiyorsunuz; aradaki fark çok büyük.
Çekim yasası sayesinde aşk hayatımızda mutluluğu nasıl yakalarız?
Ne istediğimizi değil, gerçekten bilinçaltında neye ihtiyaç duyduğumuzu çekiyoruz hayatımızda. “Beni seven, bana iyi davranan, romantik bir beyaz atlı prens gelsin” diyorsunuz. Ama gele gele babanıza benzer biri geliyor hayatınıza. Çünkü çocukluğunuz boyunca annenizle babanızı kavga ederken, babanızı annenize şiddet uygularken görmüşsünüz. Kafanızda “annemle babam birbirini sevmeli” düşüncesi var. Çünkü onlarn birbirini sevmesi, sizin çocuk olarak güvenceniz demek. Onların biribirini sevmediğini kabul etmek yerine, bilinçaltında “sevgi eşittir şiddet görmek” görüntüsü yer alır. Sonra “ben sevgi istiyorum” dediğinizde, hayatınıza size şiddet gösteren birini çekersiniz.
“Bana iyi davransın, beni sevsin” diyor herkes. İyi de, sizin hayal ettiğiniz sevgilinin de sizi seçebilmesi lazım. Yani soru şu: Ben karşı cins olsaydım, beni partner olarak seçer miydim? Önce kendi bilinç seviyemizi yükseltmemiz gerekir. Çünkü herkes daima layığını bulur.
Çekim yasasıyla nasıl zengin olabiliriz?
Piyangodan para çıkmış insanlar arasında dünya çapında araştırma yapmışlar. Bu insanların yüzde 96’sının iki yıl içinde eskisinden daha fakir hale geldikleri ortaya çıkmış. Geri kalan yüzde 4 de emekleriyle para kazanan insanlar. Bugün dünyadaki tüm para 6 milyar insana eşit dağıtılsaydı iki yıl içinde zengin yine zengin, fakir yine fakir olurdu.
Para bir enerjidir. Enerji değiş tokuşudur. Elinizdeki parayı kaybetmemeyeyim diye sımsıkı tuttuğunuzda, kapalı ele yeni bir şey konulamaz. Kendini paraya layık gören insan; cimri ve savurgan olmaz; hem tutumlu hem cömert olur. Kendini paraya layık gören, başkalarının parasını kıskanmaz. Bilinçaltında “para kötüdür, zenginler kötüdür” gibi görüntülerin olmaması lazım. Para konusunda kendini neye layık görüyorsanız, onu çekiyorsunuz. Piyangodan para çıkacak hayaliyle yaşıyorsanız, evrene verdiğiniz mesaj şu: Bende para yok, para sahibi olmak için de emek sarf etmek niyetinde değilim.
Çekim yasasıyla nasıl daha sağlıklı olabiliriz?
Sağlık, insanın doğal halidir. Neden sağlıksızız? Sürekli olumsuz düşünceler, olumsuz inançlar, yanlış beslenme ve en önemlisi genetik olarak ailedeki hastalıkların sizde de mutlaka olacağı inançları. Her şeyin yasası olduğu gibi sağlığın da yasaları var. Bütün gün börek yiyerek, televizyon karşısında yatarak sağlıklı olamazsınız. Beden hareketi, canlılığı sever. Her hastalık, en temeline gittiğinizde, sağlıksız düşüncelerin ürünüdür. Sağlıksız düşünceler stres yaratır. Her hastalığın başında stres vardır zaten. “Ben hasta olmak istemiyorum” yerine, “ben sağlıklı olmayı seçiyorum” demelisiniz. “Ailemde şu hastalık olabilir, ama ben sağlıklı seçimler yapıyorum” diye kendinize dikkat ederek sağlığı yaratabilirsiniz.
Çekim yasası ile endişelerimizden kurtulabilir miyiz?
Endişe, geleceğe ait bir kavramdır. Gelecek yok ki şu anda, şimdi var! Ya geçmişin suçluluk duygusu, pişmanlıklarıyla ya da gelecek endişeleriyle yaşıyoruz. Ama ‘an’da yaşamayı bildiğinizde, ‘an’ın hazzına vardığınızda, olanı olduğu gibi kabul ettiğinde, zaten huzurlu olursunuz. Sorun, insanların olanı olduğu gibi kabul etmek yerine, kendilerince olması gerektiği gibi değiştirmeye çalışmaları.
Çekim yasasıyla nasıl mutlu olabilirim?
Bir kere hiçbir şey dilememelisiniz. Vermeyi ve şükran duymayı bilmelisiniz. Biz hep talep ediyoruz. “Tanrım bana şunu ver” demek yerine, “Tanrım daha iyi hizmet verebilmem için beni kullan” demeliyiz. Almaya odaklı, bencilce bir hayatla mutlu olmak mümkün değil!
Hayat vermek ve verilmek üzerine kurulu; vermek ve almak değil! Ama beklentiyle vermek değil; cömert bir ruhla, beklentisiz, vermenin hazzını yaşayarak vermek. Almanın hazzını herkes biliyor. Ama vermenin hazzı daha fazla doyum sağlıyor. Sahip olduklarınıza şükran duymak yerine sahip olmadıklarınıza odaklanıp şikayet ederseniz, mutsuz olmaya davetiye çıkarırsınız. Ve affetmeyi bilmek çok önemli!

 

 

Copyright © vahsi kiz siir sitesi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2012-03-03 (44 okuma)

[ Geri Dön ]

ÇİNGENE

Februar 17th, 2013

takim yapraklarrında
bir gün kopmuş
uyan mayıs ayı
uyan
hiç farkında değil
bu nehir
asık suratlı
hemde bulutlu hava

olmayan güneşte batmak
üzereyken
sahte yüzlü insanların
arasında

zincirlenmiş kederlerimi
kıracağım inadına
bu gün lunaparkta

bir an yıldız olup
görkemli gemilerin
direklerini aralayıp

gözkırpacağım yaşma
merhaba derken hayata

patlamış mısır gibi
kavruldukça
sığmayacağım asla kabıma
tuz ekmeyin ne olur
kanayan
yaralarıma
bir gün olsun,
çocuk kalayım
bu gün lunaparkta

elmaşekeri kadar tatlımsı
parlak ve sıcak
bir çoçuğun
gözlerindeki
ışıkları alacağım koynuma
sevgiler saçacağım
adım, adım
dört bir yana

ve sonra
sevgilisin yanağındaki,
pamukşekerlerini
silen
delikanlının

dudaklarındaki alevi alıp
onsekizinde bir
kızın
heyecanını takıp
gönlüme
yakacağım derken evreni

bir
çocuk ağlıyordu
güneşten çalmış olmalı
hem sarınsı, hem kırmızımsı

saçları
kirlenmemiş denize götürdü,
gözlleri

yavaşça
kokunduğumda
parmağıma aktı
masumiyeti
tebessümle gülücükler,

yayılırken yüzünde
atlıkarıncaya bindirip
uçuru verdi beni

mutluluk ülkesine

ne yazık’ki fazla uzun sürmedi
pembe rüyaların
içinde
soguk rüzgar estirerek
sokuldu yanıma bir çingene
o çocuğun
gönlünü,yaparsın
ya senin gönlünü, kim yakacak,
diyerek başladı söze

soluk almadan,
devam ediyordu
boşuna başlama
biteceği yere

yalnızlığın
kaderin olduğunu bil
tek sorunun anlaşılmak
seni
anlamak kolay değil
çileli kadın

irkilmiştim o anda
içimdeki
depremi demek
herkes görüyor
falcı kadın bile

yoksa ben,

korku tünelindemiyim
yaşam bir hayal kurgusumu
gerçekler nerede

atlıkarıcadan inip
başladım yaya koşmaya
dönme dolap misali

başım dönüyor
çingenenin
esrarlı dudaklarındaki
sırrın peşine

demir atayım derken
farkında değilim
içimdeki çocuğu
düşürmüşüm
nehire

ren akıp gider
gemilerin görkeminde
içimdeki çocuğu

getirir belki seneye

Hatice Şimşek

AYNADAKi İÇİM

Februar 17th, 2013

Kırık aynada yüzüm

Anılarda sen

Kar
ince çarşaf

Rüzgar fırtına misali esiyor

Ayrılığın baharında

Gece sarılmışım sımsıkı

Karanlığa ve yanlızlığıma

Hatice Şimşek

VAZ GEÇEMEDİK

Februar 17th, 2013

Çıkmaz sokakta yürümek kadar
hayat anlamsız değil

Rüzğarın önünde sürüklenmek
manasız
Olmumluyu bırakıp
Olumsuzun
peşinden koşmak
aptallık
Yaşamı güzelleştirmek
İnsanin elindedir

sanmayın imkansız
Hep çok verip
az almayı öğrendik
Kendimize
acamaktan
vaz geçemedik

Nerede hata yaptık’diye
her zaman
dövündük

Hatice Şimşek

AYLİN

Februar 16th, 2013

 

Haykırdım denize,
boşluğu boşluğu gördüm yüzünde
Çılık, kahkaha, sıkılmış yumruk
Sıcacık bir nefes, umut veren
Altı aylık
İçimdeki fırtına, bükülecek kadar nazlı
Yer küreyi ışık sardı,
sen geçerken önümden
Bulamadım kelime,
Sığmadın defterime
Sevginin yüceliğine
Tam zamanıydı
umutsuzlurımın üzerine
Ilık bir meltem
Yaz yağmuru değil
Sen temmuzu kavuran güneş
Kurumuş aşklarım
Kaybedilmiş yıllarım yok artık
Umutlarım yeni doğmuş
Altı aylık
Sallandı yüreğim bir çare
 dizgini yok
Gemiler alabora oldu birden
Şarkılar oluşuyor, içimde  tel tel
En güzel müzik,sevginin yüzü
Aylin geçiyor, önümden
Hatice Şimşek

SEN YOKSUN

Februar 16th, 2013

SEN YOKSUN

Mehtaplı bir gecede
sensiz geçen günlerde
sararmış
güller içinde
ben kendimi aradim
bir çiçek
bir kadeh
ve sen
yoksun

Hatice Şimşek

EVLAT

Februar 16th, 2013

sarılarak büyür

hanım eli
bayğın güzelliğiyle

tıpkı bir anneyle
evladı gibi
kırılırsa bir dalı
kokmayacaktır

burcu burcu
erişilmesi güç
nadide bir çiçek,
olursan eğer

işte  o zaman ben
hasret denizine
demir atarım
sensiz kalmak

ıssız bir ada da

kalmak demektir

oğlum
elimde senden
son kalan
ipek saçların
var tarakta
boş yatağın ve
birde hasretin

bıraktığın yerde
aynen duruyor

karar vedim
ayna koyacağım

bahtımın ortasına
bakacağım
bir yukarı
birde aşağısına

yıkılmış, duvarsa

suları bulanmış
gözlerde
nasılda, ağlar söler
karşı konulması zor
tatlı bir koku,
ruhumu delip,

geçtiğinde
inanılmaz bir acı
duyarsam eğer
işte
evlattır

onun
adı

Hatice Şimşek