Gen.Etık.Klonlama

Şubat 17th, 2013

Gen.Etık.Klonlama

“Klon” artık kişisel özellikleri yok olmuş, sıradan ve genel geçerli bir kalıbın ürünüdür. Kendi özgür iradesi olmayacak, mantığı sorgulayamayacak bir topluluk,.adları olmayan numaralarla ifade edilen bir topluluk… Askerler.
ÖNSÖZ
3. bin yılı yaşamaya daha yeni başlamışken bütün bilimsel gelişmeler savaşın gölgesinde eriyip gitmektedir. Cep telefonu yaşamı inanılmaz bir hızla sarıp, günlük hayatı kolaylaştırırken, aynı zamanda terörist kabul edilen bir insanı telefon görüşmesini yaptığı noktayı anında tespit ederek bombalamayı başarabilmemizi sağlıyor. Atomu parçalamak önemini yitirirken atom silahı önem taşımaya başlıyor dünyada. Peki ya genetik alanda olan gelişmeler bizi nereye götürecek ? Bu sorunun cevabını daha önceki bilimsel gelişmelerin tarihsel sürecinde bulabiliriz.
Lisans tezimde ortaya çıkarmaya çalışğım, klonlamada son yıllardaki gelişim sürecine bir bakışla bu gelişimin ne alanda kullanılacağı konusudur. Yine insanlık yararına olması gereken gelişmeleri askeri amaçlı kullanımların gölgelemesi kaçınılmazdır.
Bu tez çalışmamda öncelikle zamanını ve enerjisini 7 gün 24 saat harcayan modellik yapan arkadaşım Serhat TAŞKIRANA’a, anlayışını esirgemeyip destek olan danışman hocam Yrd.Doç.Dr. Birsel MATARA’ya, bana çekimlerde yardımını esirgemeyen Senem SALMAN’a ve çalışmalarıma hız kazandıran Palmiye Alışveriş Merkezine teşekkür ederim.
GİRİŞ
Az olanın her zaman değerinin yüksek olması, çok olanın ise değersiz ve sıradanlaşması kaçınılmazdır. Çok faktörü bir yapıtta ancak aura’sının yok olmasına neden olacaktır. Kişisel-kişiye özel durumunun bozuluma uğraması bu genelleşmenin bir sonucudur. Baudrillard’ın dediği gibi “Demek ki klonlama, bedenin oluşum tarihinde, soyut ve genetik formülüne indirgenmiş bireyin seri bölünmeye mahküm olduğu son evredir. Burada Walter Benjamin’in teknik teknik çoğaltılabilirlik çağında sanat yapıtına ilişkin söylediği şeyin yeniden ele alınması gerekir. Seri halde çoğaltılmış yapıtta yitirilen şey, yapıtın aura’sıdır, şimdi ve burada’nın o özel niteliği, estetik biçimidir ve Benjamin’e göre de bu, önüne geçilemez çoğaltılma yazgısı içinde politik bir biçim alır. Yiten şey, ancak nostaljik ve geçmişe dönük tarihin “otantik” olarak yeniden oluşturabileceği orijinaldir. Benjamin’in çağdaş sinema, fotoğraf ve kitle iletişim araçlarıyla ilişki içinde betimlediği bu gelişmenin en ileri, en modern biçimi, herşey daha baştan sınırsız çoğaltım uyarınca tasarlandığından, orijinalin bundan böyle hiç yer almadığı biçimdir.”*
Peki dünyadaki insanın dinmek bilmez tüketimi, bu gelişimler sonucu kendini de tüketecek mi? Bunu kesin söyleyebilmek zor. Ama gelişmeler bu yolda dev adımlarla ilerlediğimizi gösteriyor.
* Jean Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaşığı” çev:Işık Ergüden Yay:Ayrıntı 1998
TEZ METNİ
“Klonlar. Klonlama. Bireyselleşmiş bir organizmanın her bir hücresi özdeş bir bireyin yeniden döl yatağı haline gelebileceğinden, ağaç çelikleri gibi sonsuza dek insan yetiştirmek. Amerika Birleşik Devletleri’nde bir çocuk bir sardunya gibi doğabilecektir. Tam kopyası, kusursuz ikizi olacağı benzersiz tohumluk”baba”nın, yani tek bir bireyin tek hücresinden doğmuş olacaktır.
Ölüme bağlı olan eşeyli dünyaya getirmenin yerini alan ebedi ezeli ikizlik düşü. Sonunda Öteki’nden vazgeçilmesine ve aynı’dan aynı’ya gitmeye olanak tanıdığına göre akrabalığın en katıksız biçimi, hücrenin ikiye bölünerek üremesi düşüdür.Genetik yoluyla karmaşık varlıkları tekhücrelileri yazgısına götüren tekhücrelilik ütopyası.”**
Bütün bunların temelinde ortak yatan düşünce ölme-yok olma korkusudur.Ölümsüzlük ütopyası her zaman ve her dönemde ağır basmamışmıdır? “Ölüm itkisini bir yana bırakalım. Söz konusu olan kendini dölleme fantezisimi? Hayır; çünkü bu fantazi her zaman anne ve baba figürlerinden oluşur; kişinin, dünyaya getirmenin simgesel yapısını kesinlikle yadsımadan yerine geçerek silmeyi düşlediği eşeyli akraba figürlerinden geçer: Kendi çocuğuna dönüşmek yinede birinin çocuğu olmaktır. Oysa klonlama, anne gibi babayı da ortadan kaldırır; genlerinin birbirine girmesini, farklarını karma karışıklığını, özellikle de döllenmenin ikili eylemini köklü biçimde ortadan kaldırır. Kloncu kendini döllemez: Bölütlerinin her birinden tomurcuklanır. Gerçekte, “insan olmayan” bir cinsellik, yan yanalık ve anında bölünme yoluyla bir cinsellik uğruna her tür Oedipusçu cinselliği dağıtan bu bitkisel dallanmanın zenginliği üzerine kuramlar yürütülebilir; ne varki kendini dünyaya getirme fantezisi söz konusu değildir artık. Kişinin rastlantısal özgürlüğü uğruna değil de, “kod” adı verilen bir ana kalıp uğruna, anne ve baba yok oldu. Ne anne ne baba var artık: bir ana kalıp var sadece. Bundan böyle hertür rastlantısal cinsellikten arıtılmış işlemsel bir kip üzerinde sonsuzadek “çocuk doğuran”da bu genetik kodun ana kalıbıdır.”**
“Klon” artık kişisel özellikleri yok olmuş, sıradan ve genel geçerli bir kalıbın ürünüdür. Kendi özgür iradesi olmayacak, mantığı sorgulayamayacak bir topluluk,.adları olmayan numaralarla ifade edilen bir topluluk… Askerler.
Klonlama da diğer bilimsel gelişmelerin izlediği yoldan devam edecek olursa kaçınılmaz olarak askeri amaçlı kullanımda yer bulacaktır. Star Wars-Klonların Saldırısı’nda işlendiği gibi azılı bir suçludan klonlanan milyonlarca askerle galaktik imparatorluğa yapılan saldırılar benzeri o günün bilim kurgusu bu günün gerçeği olarak bir risk taşımakta ve endişe yaratmaktadır. Burnumuzun ucuna kadar gelip dayanmış bu gerçekte gelişme bilimsel açıdan nerededir? Klon furyası şimdiden medyada yer bulmaya başlamıştır. Milyonlarca dolar harcayarak kedisini köpeğini klonlatan insanlardan bu gelişmelere baş kaldıran milyonlarca insana kadar büyük bir yelpaze bulunuyor. Buna rağmen ilk insanın klonlandığı söylentileri dünyayı kasıp kavuruyor.
[İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. “Bu da” dedi müdür kapıyı açarak, “döllenme odası işte…” Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken “toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu” dedi, “altı maaşlık ikramiyesi de caba… Bir yumurta, bir oğulcuk, bir ergin;bu normal… Oysa Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer.” Müdür “yirmişer”diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; “yirmisi birden!…” Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. “İlahi yavrucuğum!” Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. “Görmüyor musun? Görmüyor musun kuzum?” Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. “Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması….”] Bu metin Aldous Huxley 1930’da yazdığı “Cesur Yeni Dünya” adlı kitabından alınmıştır. Onun “Bokanovski süreci” Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarında beş farklı sınıfa bölünmüş genetik ikizlerin oluşturduğu bir toplumdur. Huxley kitabındaki distopyasında milyonlarca ikiz yaratan bir laboratuvardan sözederken; bu distopyadaki etik ve toplumbilimsel kaygıları ortaya koyar. (1) Aynı kaygıları tüm dünya Roslin Enstitüsünden gelen haberle romanda değil bu kez gerçek hayatta yaşamaya başlar.
1997 yılının Şubat ayında İskoçya’nın Edinburg şehrinde Roslin Enstitüsündeki Ian Wilmut ve arkadaşları, dünya gündemine bomba gibi düşen bir çalışmalarını açıkladılar. Onlar, dişi bir koyundan Dolly adını verdikleri bir kuzuyu kopyaladıklarını bildirdiler. Aslında klonlama doğada görülen bir olaydır. Bitkilerde aynı genetik özellikleri içeren tohumlardan klonlar oluşmaktadır. Buna örnek de tek tip bitki içeren ormanlardır. Ayrıca bir solucan ikiye bölündüğünde aynı genetik özellikleri taşıyan solucan oluşmaktadır. Klonlama çalışmaları 1800 yılında Hans Dreisch’in deniz kestanesi embriyonunu ikiye ayırıp birbirlerinden bağımsız büyümelerini sağladığı deneyle başlar. 1986 yılında Steen Willadsen’in başında olduğu İngiliz ekip koyun embriyosunu, Neal First’ün başında olduğu Amerikalı ekip ise inek embriyosunu klonladıklarını açıklamışlardır. Ancak Dolly hücre düzeyinde gerçekleşen ve yetişkin bir hayvanın olgun farklanmış hücresinden klonlanmış ilk memelidir. O zamana kadar olgun farklanmış bir hücrenin klonlanamayacağına inanılıyordu.
Klonlama nedir?
Dolly’nin meydana getirilmesi bağlamında klonlama: Yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedensel) hücrenin kullanılmasıyla, canlının “genetik ikizi”nin oluşturulması işlemidir. Bu yöntemde bir hücrenin çekirdeği -hücrenin genetik özelliklerini taşıyan DNA molekülleri çekirdekte bulunmaktadır- alınıyor, bu hücre aynı veya bir başka canlıdan alınan çekirdeği yani DNA’sı boşaltılmış yumurta hücresine aktarılıyor ve oluşturulan embriyo bir dişinin rahmine yerleştiriliyor.
Klonlama çalışmalarındaki artış
Dolly açıklandıktan sonra birçok bilim insanı hızla klonlama işine giriştiler. Fare, inek, köpek, domuz, maymun vb. birçok hayvan klonlandı. Hatta Amerika’da Missy adındaki köpeğini çok seven sahibi 2.3 milyon dolar karşılığında köpeğini klonlattı. Bilim insanları yepyeni bir alan bulmuş ve bütün yaratıcılıklarını bu alanda ispatlamak için neredeyse bir yarışa girmişlerdir.
Klonlamanın Getirdiği Sorunlar
Dolly klonlanırken 29 embriyo kullanılmış ancak bunlardan yalnızca biri yaşayabilmiş bu da Dolly olmuştu. Yani oluşturulan embriyoların büyük kısmının yaşamını devam ettirmesi henüz sağlanamamaktadır. Bir klon için onlarca embriyo feda edilmektedir.
Klonlamayla oluşturulup hastalıkların tedavisinde kullanılmak istenen kök hücreler hakkında bir çok bilinmeyen var. Kök hücre, farklı hücrelere dönüşebilen özel bir hücredir. Embriyonun başlangıcındaki 2-3 günlük sürede bu embriyoyu oluşturan kök hücrelerin her biri bütün bir organizma oluşturma potansiyeline sahiptir. Bunlardan en çok bilineni kemik iliğindeki akyuvar üreten kök hücrelerdir. Günümüzde kemik iliği ve kan nakli başarıyla yapılmaktadır. Ancak hastalıkların tedavisi için belli bölgelerdeki özelleştirmeleri oluşturacak kök hücrelerin nasıl tetikleneceği yani kök hücrelerin aktarıldığı bölgedeki hücrelere dönüşmesinin nasıl sağlanacağı henüz çözümlenememiştir.
Dolly’de ortaya çıkan bir başka problem erken yaşlanmadır. Dolly’nin telomerlerinin -kromozomların ucundaki her hücre bölünmesinde biraz daha kısalan ve belli bir limete ulaşınca hücre bölünmesini durduran bölge- normalde olması gerekenden daha kısa olduğu ortaya çıktı. Bu da Dolly’nin daha çabuk yaşlanıp, erken öleceğini göstermektedir. Bu problem 1997 Ağustos’unda Thomas Cehc’in hTRT adlı bir enzimi kodlayan insan genini izole etmesiyle ortadan kalktı. Bu enzim gevşeyen telomerleri yeniden bağlayarak hücrenin ömrünü uzatmaktadır. Daha sonra Advanced Cell Technology (ACT) tarafından klonlanan 6 buzağı da ise böyle bir yaşlanma problemiyle karşılaşılmamış, hatta klonların telomerleri aynı yaştaki ineklerden daha uzun bulunmuştu.
Bir başka sorunda Dolly’nin genetik ikizine ne kadar benzediğinin araştırılması sonucunda ortaya çıktı. Araştırmacılar Dolly’nin klonlandığı yetişkin koyunla genetik yönden tıpa tıp aynı olmadığını buldular. Yani klonlar kusuzsuz birer kopya olmayabiliyorlardı. Araştırmada Dolly’nin mitokondrisindeki genlerin deneydeki başka bir koyuna ait olduğu tespit edildi. Oysa çalışmada yumurta hücresinin DNA’sı tamamen temizlenmişti. Bu durumda da Dolly’nin kromozomlarının tamamen vericiden gelmesi gerekiyordu. Deneyde atlanan nokta şuydu: Evet genetik materyalin büyük bir kısmı çekirdekte bulunuyordu ancak mitokondride de genler vardı. Dolly’nin verici hücresi bir meme hücresi fakat Dolly’nin mitokondrisi verici meme hücresinin mi yoksa alıcı yumurtanın mı mitokondrisiydi?
Colombia Üniversitesi’nden Eric Scho bu konuyu incelemeye başlıyor. Dolly’nin yaratıcısı Wilmut ve başka bilim insanlarının da olduğu bir ekip oluşturuyor. Dolly’nin ve fetüs hücrelerinden klonlanmış 9 koyunun mitokondrilerini inceliyorlar. Sonuçta koyunların kas, kan, süt ya da plasentalarında verici hücrenin mitokondrisine rastlanmıyor. Bu da demektir ki mitokondrinin %99.5’i yumurta hücresinden gelmiştir. Yani klondaki tek mitokondri kaynağı yumurta hücresidir. Dolly’nin mitokondrisinde 37 gen vericinin genlerinden değil. Mitokondri bedendeki hücrelerde oldukça önemli bir role sahip. Bu da demektir ki yetenekli bir atletten yapılan klon spora hiç yatkınlığı olmayan bir kopya olabilir. Aynı zamanda insan hücresini başka bir canlı örneği inek veya domuz yumurtasıyla birleştirip klonlamayı organ nakli tedavisinde kullanmak isteyenler içinde bu bulgu kötü bir haber.
Dolly’nin getirdiği tedirginlik
Dolly dünya gündemine düştükten sonra kamuoyunda büyük tedirginlik ve korku ortaya çıktı. Bir çok senaryolar yazıldı. Bunların bir çoğu kabus senaryolarıydı. Ya yeni Hitler’ler, Saddam Hüseyin’ler veya terör grupları ya da mükemmel askerlerden oluşmuş bir ordu yaratılırsa durum ne olacaktı? Bu senaryolarında etkisiyle klonlamaya duyulan tepkiler sonucunda Amerika, İngiltere gibi ülkeler klonlama araştırmalarını yasaklayacağını açıkladı. Bill Clinton insan klonlama deneylerine bütçe ayrılmasını yasakladı. National Bioethics Advisory Commision’u yasakların özel sektöre de getirilmesini savundu. Amerika ve birkaç ülke bu çalışmaların dondurulması için anlaşma imzaladı. İngiltere bu tür çalışmaları önce tamamen yasakladı.. Bilim dünyası ise bu konuda tam olarak ikiye bölündü. Bir kısım bilim insanı klonlamanın yararlarını savunurken diğer bir kısmı dini, ahlaki ve insani yönden birçok probleme yol açacağını savundular. Daha sonra klonlamanın hastalıkların tedavisi için kullanılabileceği, tedavi edilemeyen hastalığı olan insanlara yaşam hakkı tanınması gerektiği görüşlerinin yarattığı baskıyla Amerika, İngiltere, Japonya gibi ülkeler yalnızca hastalıkların tedavisinde kullanmak için kök hücre klonlanması çalışmalarına izin verdiler.
Ülkelerin aldığı yasaklama kararlarının bilim insanlarının çalışmalarını durdurmayacağı ortaya çıkmış durumda. Bu konuda Stephen Hawking’in şu sözleri gerçeği tam olarak yansıtıyor: “Günümüzdeki insanlara benzeyen tiplerin yer aldığı uzay yolu gibi bilim kurgu filmlerine inanmıyorum. İnsanların üzerinde genetik mühendisliğin yasaklanması isteniyor. Ama ben yasaklanabileceğine ihtimal vermiyorum. Ekonomik nedenlerle, hayvanlar ve bitkilerin genleriyle oynanmasına izin verilecek. Ve bir gün biri, insanların genleriyle de oynayacak. Eğer totaliter bir dünyada yaşamıyorsak, bir yerlerde birilerinin, insanları yeniden yaratarak geliştirmeyi denemesi kaçınılmazdır”.(2) Hawking’in bu sözleri Amerika’da yaşayan Raelian tarikatı üyesi Fransız bilimci Brigette Boisselier’in ilk ilk kopya bebeğin 2002 başlarında doğacağını açıklamasıyla doğrulandı. Amerikalı bir çift 10 aylıkken ameliyatta ölen bebeklerini kopyalatmak istiyorlardı. Boisselier eleştirilere şu sözlerle karşılık vermiştir: “Düşük yapan bir çiftin yeniden çocuk yapmasına karşı çıkmayanlar, ölen çocuklarını geri getirmek isteyen insanlara neden karşı çıkıyor? Arada hiç fark yok ki!”(3)
Klonlama Üzerine Etik Tartışmalar
Bilim dünyası klonlama konusunda tam anlamıyla ikiye bölündü.
– Klonlamayı savunanlar
– Klonlamayı reddedenler
Her iki tarafta hem bilimsel hem etik yönden kendilerine dayanak noktaları oluşturmaya çalışıyorlar. Dolly’den sonra gündeme gelen insan klonlanması düşüncesi tüm korkuların ve itirazların odağını oluşturuyor.
Klonlamayı savunanlar; hastalıkların tedavisi, organ nakli, cocuk sahibi olamayanlara bu imkanın verilmesi gibi konularda klonlamanın tüm sorunları ortadan kaldıracağını, bu nedenle klonlama üzerinde etik oluşturularak bu çalışmaların devam ettirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Onlara göre, kemik iliği kanserine yakalanmış bir çocuğa neden yaşam hakkı tanınmasın; bunda yanlış olan nedir? Ayrıca nükleer enerjinin kullanıldığı, hormon destekli tarımın yapıldığı, dünyanın sonunu hazırlayan ozon tabakasını delici gazların üretildiği dünyada bir çok yararı olan klonlamaya neden karşı çıkılıyor?
Klonlamayı reddedenlere göre ise bu alanın her türlü genetik müdahaleye açıktır. Klonlama etiğinin oluşturulup yasalarla uyulması zorunlu hale getirilse dahi bir çok çalışmanın önüne geçilemecek ve ortaya çıkacak felaketler engellenemeyecektir. Bu nedenle klonlama çalışmaları kesinlikle yasaklanmalı, uluslararası kurumlar oluşturup, bilimsel çalışmalar gözetim altına alınmalı ve büyük yaptırımlar getirilmelidir.
Birleşmiş Milletler bu konuda bir anlaşma metni hazırlayıp “Birleşmiş Gen Haritası” ve “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ni imzalayan ülkelerden metnin maddelerine uyulmasını ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını istedi. Bu metnin önemli maddelerinden bir kaçı şunlardır:
Madde 2. Genetik yapısı ne olursa olsun herkesin saygı görmeye hakkı vardır.
Madde 6. Hiç kimse genetik yapısı yüzünden ayrımcılığa tabi tutulamaz. Çünkü bu durumda insan hakları, temel özgürlükler ve insan onuruna zarar verici sonuçlar ortaya çıkabilir.
Madde 10. Özellikle biyoloji, genetik ve tıp dalında yürütülen araştırmalarda, insan hakları, temel özgürlükler ve insan onuruna saygı gösterilmelidir.
Madde 11. Klonlama gibi insan onuruna aykırı metodlara izin verilmemelidir. Ülke ve uluslararası kuruluşlar gerekli önlemleri almalıdır.(4)
Bu yasaklamaları istemenin en büyük etkenlerinden biri kamuoyunun duyduğu korku ve isteksizlik. Klonlamayı savunanlar ise bu korku ve isteksizliğin geçici olduğunu ve klonlamanın getirdiği yararlar söz konusu olduğunda toplumun bu gelişmeyi kabulleneceğini savunuyorlar. Onlara göre toplum başlangıçta “tüp bebek” yöntemine de aynı tepkiyi vermişti. Ancak “çocuk sahibi olma hakkı” söz konusu olduğundan zamanla bu tepkiler azalmış ve tümüyle yok olmuştu.(5) Bu nedenle hayali senaryolar bir kenara bırakılmalı ve klonlama tartışmaları bilimsel bir zemine çekilmelidir. Eğer bu yapılmazsa bu bilimsel gelişme kısır tartışmalardan kurtulamayacaktır. Sonuçta da ya budist bir araştırmacının yaptığı gibi Dolly’nin eski yaşamında nasıl bir suç işleyipte şimdiki hayatına bir kopya olarak gelmeyi hakettiği araştırılacak, ya da Hitler kopyalarının dünyayı işgal ettiği kabus senaryolar devam edecektir.
SON SÖZ
1997’den sonra bir anda dünya gündemine yerleşen insan klonlanması düşüncesi her alanda etik tartışmalara yol açmıştır. Bilim insanları, düşünürler bu konu üzerinde düşüncelerini, korkularını ortaya koymuşlardır ve koymaya da devam etmektedirler. Bu tartışmalar, klonlamanın getirecekleri ve götürecekleri konusunda bir sonuca varılacağı izlenimini yaratmıyor; çünkü her iki tarafında ortaya koyduğu düşünceler oldukça sağlam temellere oturtuluyor. Bu nedenle klonlama üzerine bir etik oluşturulması zor görünüyor.
Klonlamanın yol açacağı gerçekten korkulacak senaryoyu ise Wurzburg Üüniversitesi’nden Profesör Dr. Aleksander Teichmann ortaya koyuyor: Ona göre, önemli olan kök hücrelerin klonlanması veya klonlamanın hastalık tedavilerinde kullanılması değil. Asıl sorun genetik özellikleri belirlenip bazı yönlerden ön plana çıkarılmış yumurta ve spermin döllenip yeni bireyler oluşumuna ne derece izin verileceği.(9)
Teeichmann’ın bu belirlemesi klonlamayı savunanlara göre hayali olan senaryoların ne kadar da yakın olduğunun ifade edilmesidir. Günümüzde kamuoyunun merakla izlediği ve son derece hızlı ilerleyen “Genom Projesi”nin getirdikleri düşünüldüğünde bilim insanlarının yapabilecekleri çalışmaların yöneleceği tarafı belirlemek hiç de zor değil. İnsanın gen haritası belirlendiğinde genetik olarak her türlü müdahele yapılabilecek. İstenen genler birleştirilip, istenmeyenler ortadan kaldırılabilecek. Böylelikle ısmarlama çocuklar yaratılabilecek. İşte klonlama genetik olarak istenilen şekilde kodlanmış insanların kopyalanması aşamasında korkutan boyutlara ulaşıyor. Ülkeler ne kadar bu çalışmaları yasaklamaya çalışsa da Stephen Hawking’in dediği gibi birileri mutlaka bu çalışmaları yapacak. Çünkü insan, doğası gereği bilmek ister. İnsanın bilme isteğinin gerisinde doğaya egemen olma ve hükmetme arzusu vardır. Bir diğer etken ise doğa yasaları gereği “yokolma”. Ölüm, insanın karşısında kendini çaresiz hissettiği bir gerçektir. Ölüme engel olamamanın getirdiği çaresizlik ve ölüm sonrasının belirsizliği, tüm insanlık tarihi boyunca ölümsüzlüğün aranmasına neden olmuştur. Bugünde gerek klonlama çalışmalarının gerekse Genom Projesi’nin gerisinde bu arayışın önemli etkisi olsa gerek.
Tarihin her döneminde insanlığın yararı için ortaya konmuş buluşlar kötü amaçlar için kullanmıştır ve kullanılmaya da devam edecektir. Örneğin, antibiyotik bakterilerle savaş için geliştirilmiş ancak birileri bunu kitle imha silahı olarak kullanmakta gecikmemiştir. Ancak bilimsel çalışmaların kötüye kullanılması korkusuyla durdurulması veya yasaklanması söz konusu olamaz ve olanaklı da değildir. Klonlama çalışmaları da gelişerek ve artarak devam edecektir. Bu nedenle bilim insanlarının klonlama çalışmalarının insanlığın yararına yapılması, insan temel hak ve özgürlüklerinin korunması bağlamında büyük ahlaksal yükümlülükleri vardır.
Akıl sahibi insan “iyi” ve “kötü”yü ayırdedebilecek yetiye sahiptir. Ahlaksal yükümlülük de “iyi” ve “kötü”nün ayırdedilmesi ile başlar. Olgular kendi başlarına “iyi” veya “kötü” değildirler. Kant’ın da söylediği gibi, “iyi” ya da “kötü” insan istemesini yönlendiren maksimdedir. Bu nedenle bilim insanlarının yasaları, onların “iyi istenç”lerini ortaya çıkaracak akıl yasaları olmalıdır. Ancak bu durumda insan, temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu bir dünyada yaşayabilir.

 

                                                                                                                                              Copyright © vahsi kiz siir sitesi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2012-03-03 (50 okuma)

Comments are closed.